اِيشْ عَلَيَّامِنّي

Antonin Artaud ANTOLOJİ

 88,00

Açıklama

288 sayfa
Sınırlı stok.

Antonin Artaud
(1896-1948)

1896: 4 Eylül’de Marsilya’da doğar
1920: Paris’e gelir
1923: Jacques Rivière ile mektuplaşmaya başlar
1924-1927: Sürrealizmle tanışır; tiyatro ve film aktörü olarak çalışır
1927-1936: Sürrealizm fikrinden vazgeçer; Vahşet Tiyatrosu kavramını yaratmaya başlar; Les Cenci uyarlamasıyla bu fikrin ilk örneğini verir
1936: Haziran’dan Ekim’e kadar Meksika’da kalır, peyote kak-tüsünü deneyimler, Fransa’ya döner ancak psikolojik olarak sıkıntılı durumdadır
1937: İrlanda’ya seyahat etmek üzere gemideyken kendine zarar vereceğini söylemesi üzerine polisler tarafından Fransa’ya geri döndürülür ve akıl hastanesine yatırılır
1937-1946: Dokuz sene boyunca Rouen, Paris ve Rodez şehirlerindeki hastanelerde yatar, bu sürenin ardından salınır ve Paris’e geri döner
1947: Vieux Colombier Tiyatrosu’nda ders verir
1948: 4 Mart tarihinde Hospice D’Ivry’de hayatını kaybeder

Ruhtan bedenlerin leşleri için mezar kazdıklarını görmek istiyorum. Ama öncelikle biraz kabuslardan bahsedeyim. Kabustan kabusa uyanmak korkutucudur değil mi? Ruhun aniden ve vahşice bir kabusa girmesi… Kabusların kaynağı yaşamak için büyüye başvuran, sadece büyü(ruh) sayesinde hayatta olan, ruhun can verdiği piçlerdir. Saf ruhun savunucuları, Tanrı’yı ve her şeyin kaynağını saf ruh olarak görenler olmasaydı, kabuslar da olmazdı bu dünyada.
Dünyanın her yerinde, her insan gecelerini mahvetmekle suçlar kabusları; ama başka bir anlam yüklemez onlara, gerçekleri bilmez. Kabusların, boşluktan gelen mantıksızlıklar olduğunu; beynin doğal ve gündelik mantığının çarpışmaları olduğunu bilmez insan. Boşluğun, hiçliğin, zayıflığın, nefretin, kıskançlığın ve zaafların; bedene ruhun zehirli damlasını sessizce zerk ederek geceyi kabusa dönüştürdüğünü bilmez hiç kimse.
Uyumayı başarabilen birçok insan, kabusların uyandıktan sonra anlatılacak hikayelerden ibaret olduğunu düşünür. Sanki Edgar Poe’nun, Harman Melville’in ya da Hoffman’ın, La Motte-Fouquet’nin, Natnahel Hawthorne’un, Lewis veya Chamisso’nun anlattığı bir hikaye gibidir kabus onlar için: rüya, gerçekliği yaşatmak için farklı yollara başvuruyordur kabusta.
Ama bilmezler ki;
bazı insanlar,
kabusları
var olmak için
uyuyanların hayatlarını çalan
lanetler
olarak görürler.

Ama nasıl?
Hayatlarını sürdürebilmek için, uykudan faydalanıp insanın bazı atomlarını çalan parazitlerdir kabuslar. Kabus, başımıza rastgele gelen tesadüfi bir olgu değildir; aksine yaşam enerjisi açısından zengin olduğumuzu fark eden orospu hortlakların, uykudaki bedenimizden faydalanarak kendilerine yaşam enerjisi transfer edebilmek için yarattıkları bir kötülüktür. Kabusları yaratan hem insan hem de ruh olan varlıklardır; yaşamda ilerlemekten korkan, ruhani durumdan çıkmak istemeyen ruhlardır onlar.

Peki nedir ruh?
Yani felsefi manada değil, gerçekte ruh nedir?
Neden beden ruhtan gelir de, ruh bedenden gelemez?
Neden değerli olan her şey ruha atfedilirken, beden ruhu taşıyan bir araç ya da ruhun cisimleşmiş hali olarak görülür?
Ruh ve beden arasında ne tür bir bağlantı vardır?
Bir düşünün.
Ruh ve beden arasında bir bağlantı yoktur.
Çünkü biz bedenin ne olduğunu bilenleriz.
Kimdir yaşamın kaynağının ruh olduğunu savunan?
Verilerin depolandığı yer ruhtur. Fikirlerin anlaşıldığı yer ruhtur diyorlar.
Amcık gördüğünde kalkan bir sik gibi, enerji gördükleri her şeye atlıyorlar.
Platon, ağzımıza sıçıyorsun! Sokrat, Epiktet, Epikür, siz de ağzımıza sıçıyorsunuz! Kant ve Descartes, siz de öyle…
Ruhun, ruhsal değerlerin ve verilerin, beden olmasa var olamayacakları pek tabii söylenebilir. Ruh, sikişmek için en iyi erkeği(bedeni) bekleyen bir kadına benzetilebilir. Çünkü sodomi olmasaydı; ruhun dünyayı terk etmekten ve Platon’un bir gün idealarla dolduracağına inandığı boşluklara yerleşmekten başka şansı kalmazdı. Tabii bu düşünürlerden hiçbiri bunun farkına varamadı.
Bir ideadan ya da ifadeden ziyade hareket sergilemeyi amaçlayan bir bedenden çaldıklarıyla yaşayan parazitlerdir ruhlar. Sonuçta idealar, veriler, değerler ya da nitelikler nedir ki?
Beden ancak pisliklerinden kurtulmayı amaçladığında ortaya çıkan yaşamsal olmayan kavramların cisim halini bulmasıdır ruh. Çünkü bedenin, yapılanları tanımlamamız için bizlere bile ihtiyacı yoktur.

Bedenin çektiği acılar ve sarf ettiği çabalar olmasaydı, hiçbir idea var olmazdı.
Bir ideayı var eden beden değildir, ideayı var eden şey bedensel olana karşı çıkmaktır.
Harekete geçme düşüncesi
yani hareketin gölgesi
kendi yaşamını
kurmak ister
ve böyle oluşur
işte idealar
ve ruh denilen
eylemselliği oluştururlar.

Bedeni olmayan her şey bir hiçten ibarettir. Nefes bile almaya başlamamış bir şeyin, nefes alıp verebilmek için bir konağa ihtiyacı vardır; bunun için müthiş bir irade gerekir.
Mesele idea niteliği taşımak değildir, asıl mevzu korkunç acıları aşabilmektir.
Her şeyin özünden çalmaya çalışan büyük korkağın, büyük zorbanın alt üst olduğu yer de budur işte.
Beden bu tür kavramlarla ebedi bir mücadele içine girmeseydi; varlığa, saf ruha, gölgeye ve sanallığa dair her türlü fikir yok olurdu. Dolayısıyla bu kavramların var olma sebebi bile bedenle mücadeleleridir.
Istırap içindeki herhangi bir bedenden bile daha ehemmiyetsiz boklardan ibaret olan bu ruhlar, cisimleşmek ve herhangi bir bedene kavuşmak için can havliyle tutuşurlar. Boşluğun, hiçliğin ve yokluğun egemen olduğu gökkubbelerinde tembel bir şekilde beklemeleridir onları “ruh” yapan.
İnsan bedeninden üstün görülmelerinin ardından, insan bedeninden üstün oldukları kanısına kapıldı bu ruhlar. İnsan tarafından hor ve gereksiz görüldüklerinde ise bu boşluğu, en pis büyülerle destekledikleri terbiyesiz bir “haysiyet hali” olan ruhsal dünya adı verdikleri bir şeyle doldurmaya çalıştılar.

Ruh, hiçbir zaman bir parazitten öteye geçemedi; hiçbir zaman bir hayvanın üzerine yapışan ve var olmaktan başka bir amacı olmayan bir keneden başka bir şeye dönüşemedi.
Fakat nasıl oldu da bu parazit bir gün bir ruha dönüştü, işte orası muamma…
İşte bu yüzden diyorum bunları:
Ruhunuza sıçayım. Ruha sıçayım.

Beden ruhtan üstünken ondan tahtını kirli hilelerle almış ruhun ne bok olduğunu biliyorum.
Aynı şekilde ruh dediklerinin varlıksal bir noksanlıktan faydalanarak, bir bedene sahip olma düşüncesiyle bedenin enerjisini sömüren ve yaşamını bu şekilde idame ettiren bir şey olduğunu biliyorum. İdealar, bedendeki boşluklardan ibarettir. Buna rağmen beden, hiçliklere ve gerçeklikteki bozulmalara rağmen hiçbir zaman durmamıştır, durmayacak da.

Madde, manadan önce hayat buldu diye bir şey yoktur.
Madde, hiçbir zaman hayat bulmaya çalışmamıştır.
Madde, hiçbir zaman “yaşam” algısına yönelmemiştir.
Diyalektik ya da düzensiz yaşamın ifade edilmeye, kültürün var edilmeye başladığı bir dünyada bile;
beden hiçbir zaman var edilen olmamış, her zaman var olmuş ve varlığını sürdürmüştür.
Bedenin yaşamının ya da varlığının tinle, ideayla veya ruhla bir alakası olmadığını iddia ediyorum.
Beden bütün idealardan, düşüncelerden, hislerden ve duygulardan feragat eden; ancak saklandığı mağaranın en derinliklerinde, bu kavramlarla onları maddeleştirmeyecek kadar kısa sürelerde temasa geçen bir olgudur.
Yani Claudel’in yardım için ruhlara seslendiğini gördüğümde hafiften kıkırdıyorum.
Fakat Karl Marx’ın ya da Lenin’in ruh kelimesini her şeyin başlangıcı olan ve değişirilemez bir kavram olarak kullandıklarını gördüğümde kendime etrafta hala orospu çocuklarının olduğunu hatırlatarak, bu ruhların Lenin’in götünü emdiğini anımsıyorum.
İşte her şey bu şekilde gelişti ve gelişmeye devam edecek.
Artık bu konuda konuşmama gerek kalmadı, hesap burada kapanmıştır.