اِيشْ عَلَيَّامِنّي

BİR KARŞI KÜLTÜR YARATMAK: Teknokratik Toplum ve Gençliğin Muhalefeti Üzerine Düşünceler

 132,00

Açıklama

400 sayfa
13,5×19,5

Aslında bence 1960’ların, insan türünün tamamen ortadan kalkmadan önce yaptığı son hamleyi temsil ediyor olması gayet olası. Ve yine büyük ihtimalle şu an, geleceğin geri kalanının başındayız ve artık etrafta yalnızca yürüyen robot-lar olacak, hiçbir şey hissetmeden, hiçbir şey düşünmeden. Ve bir zamanlar adına insan denen, hisleri ve düşünceleri olan bir türün var olduğunu onlara hatırlatacak hemen hemen hiç kimse kalmamış olacak. Ve tarih ve hafıza şu anda silinmekte ve yakın zamanda hiç kimse bu gezegende yaşam olduğunu hatırlamayacak.

Wallace Shawn ve Andre Gregory,
Andre ile Akşam Yemeğim (1981)

Tarihin on yıllık dönemlerle ölçülmesi pek akla yatkın değildir. Genelde “altmışlar” olarak andığımız ayaklanma döneminin 1942-1972 arasına yayılan bir düzlemde değerlendirilmesi daha yerindedir. Bu tarihler de fazlaca keyfî ama Amerikan tarihinin dikkate değer bir dönemini bir nebze daha isabetli bir şekilde belirtiyor. Gelin bu döneme Refah Çağı diyelim.
1942 yılı Birleşik Devletler’in nihayet Büyük Buhran’dan çıktığı noktayı belirtir. Bu geçiş Franklin Roosevelt’in savaş döneminin yeni ekonomik düzenini ilân ettiği, dönüm noktası niteliğindeki konuşmasıyla somutlaşmıştı. “Dr. Yeni Düzen emekliye ayrıldı,” diye duyurdu FDR. “Yer-ine Dr. Savaşı Kazan geldi.” Bu duyurunun ardından gelen kısacık üç buçuk yıl içinde, buhranın bütün amansız husumetleri ve baskıcı zorunlulukları sahneyi hızla terk etti. Geçen on iki yılı FDR’yi “sınıfına ihanet eden biri” diyerek yermekle geçirmiş olan kurumsal liderler şimdi sembolik ücretlerle çalışan devlet görevlileri olmuşlar ve şişirilmiş, kâr ilaveli askerî anlaşmalar karşılığında Washington’a akın ediyorlardı. Savaş bittiğinde, Birleşik Devletler’in kurulu endüstriyel sisteminin tamamı, en son teknolojik imkânlar bakımından dünyada tek olacak şekilde tepeden tırnağa yenilendi. Yeni bir nitelikli iş gücü sağlanmış ve gelişmekte olan yeni sanayi kolları (elektronik, kimyasallar, plastikler, havacılık) doğmuştu. Diğer ulusların savaştan aldığı hasarın yakınından bile geçmemiş olan Birleşik Devletler’in ekonomi alanında hiçbir rakibi yoktu. Savaştan dünya sanayi dağının kralı olarak çıkmıştı ve öylesine varsıldı ki ileride başlıca rakipleri haline gelecek olan Avrupa ve Japon ekonomilerini diriltmek için gereken sermayeyi karşılaya-bilecek durumdaydı.
Bir nesil sonraya, 1972’ye baktığımızda ise Amerika’yı yumuşak karnından -yakıt deposu dolayısıyla cebin-den- vuran petrol sıkıntılarının orta yerinde buluruz kendimizi. Mühendisliği her ne şekilde yapılmış olursa olsun bu “yakıt pompası krizi,” bütün ileri sanayi toplumları için, ciddi bir ekolojik kısıtlamanın halk için ilk kez görünür hâle gelişinin ifadesidir. Bu durumdan huzursuzluk verici bir ders alınmak üzereydi: Madde tükenir. Her şeye birden sahip olamazsın. Dünyanın sana sunduğuyla sınırlısın; havalara uçma.
Benim “karşı kültür” adını verdiğim şey tarihin bu iki noktası arasında, temellerini yüksek sanayi ekonomisinin başarısızlığından değil de, paradoksal biçimde başarısından alan bir protesto olarak şekillendi. Sefaletten değil, bolluk-tan çıktı; rolü, yaşam standardında meydana gelen, daha önce eşi benzeri görülmemiş bu yükselişin yol açtığı bir dizi yeni meseleyi ele almaktı. Dünyanın refah düzeyi en yüksek sanayi toplumu, yaklaşık yirmi yıl boyunca, -en azından varlıkları, güçleri ve otoriteleri riske girecek olanlar seslerini çıkarmadıkça- benzerlerini belki de bir daha asla göremeyecek olduğumuz, yaygaralı ve zorlu ahlaki sorgu-lamalara meydan oldu.
Altmışların ortalarından sonuna doğru yaklaşılırken, İngiltere’de yaşıyor ve ufak bir radikal barış yanlısı derginin editörlüğünü yapıyordum. Bu dergi çoğu Avrupalı protestocunun büyük ölçüde Birleşik Devletler’i sorumlu tut-maya hazır olduğu bu silahlanma yarışına bir son verilmesi talebiyle nükleer silahlanmaya karşı yapılan büyük Aldermaston yürüyüşleri ile yakından bağlantılıydı. Bu kitabın ilk bölümleri o döneme özgü bir deneyin – çalkantılı, kısa ömürlü bir “Londra Karşı-üniversitesi”nin kuruluşunun- bir parçası olurken The Nation (Ulus) dergisi için yazıp mem-leketime göndermiş olduğum makalelerden oluşmaktadır. Öğrenciler bu karşı-üniversiteye gelirken yanlarında gitar-lar, dilenci kâseleri ve Timothy Leary’nin öğretilerin, anarşist politika ve Tantrik seks üzerine çalışmalar yaparken kullanmak üzere halüsinojen mantarlar haricinde, kendiler-ine ait pek fazla bir şey getirmiyorlardı. Bunu o yıllardaki ayaklanmanın bir Amerikan fenomeninden daha fazlası olduğunu hatırlatmak üzere söylüyorum; bu büyük değişim Avrupa’nın batısına da uzanıyordu. Başka bir ülkede, böylesine yoğun ve genellikle Amerikan karşıtı bir politik havanın estiği bir yerde yaşamak bana kendi ülkemde olup bittiğini gördüğüm şeylere dair tuhaf ve mesafeli bir bakış açısı sağlıyordu. Amerika’da yapılan protestolarla başka ülkelerde yapılanlar arasındaki nüansların farkına vardım. Elimde olmadan, Birleşik Devletler’in elindeki fevkalade gücü dünyanın çeşitli yerlerinde kullanış biçimini giderek daha da sertçe eleştiriyordum, fakat aynı zamanda yaşadığımız dönemde Amerikan protesto hareketinin garip bir şekilde yeni yeni önem kazanıyor olmasından da giderek daha hâlden anlar bir hoşnutluk duyuyordum. Avrupa’daki genç ayaklanmacılar genellikle geriye doğru bir hareketle, bu ülkede esamesi okunmayan, köklü bir sol görüş geleneğine başvuruyorlardı. Başta, bunun Ameri-ka’nın politik yeni yetmeliğinin bir işareti olduğu görüşüne katılmaya meyilliydim. Ama bu kitabı yazmayı henüz tamamlamamışken, belki de Avrupalı meslektaşlarımın Birleşik Devletler’in ideolojik naifliği hakkında yaptıkları burnu havada yorumların beni çok incitmesinden dolayı, Birleşik Devletler’deki mutat ideolojik politik zayıflığın, karşı kültüre o eşsiz kavrayışını sağlayan şeyin ta kendisi olduğu sonucuna varmıştım. Yaşamın niteliğine ve amacına, den-eyime ve bilince, endüstriyel büyümenin akla uygunluğuna ve sürekliliğine, doğal çevreyle uzun vadeli ilişkilerimize ilişkin sorular Amerika’da, daha eski sanayi toplumlarında olduğundan daha kolaylıkla ortaya çıktı. Birleşik Devletler, alışılmadık türden meselelerin göz önüne alınmaya başlandığı sanayileşme sonrası ufka daha yakındı.
İşin garip yanı, o meselelerin birçoğunun kökenleri sanayi öncesi dönemdeydi. Romantik şairlerin Kara Şeytani Değirmenler’e* (ç.n.: İngiliz şair William Blake’in “Jerusa-lem (And did those feet in ancient time)” adlı şiirinden bir alıntı. Şairin bu ifadeyle Üniversite’yi, Kilise’yi ya da Fabrika’yı kastettiği düşünülmektedir.) karşı yaktıkları ağıt kadar eski bir muhalif anlayıştan alıyorlardı köklerini. Ancak mod-ern dünyanın politik arenasında bir etken olarak, bu gönülden haykırış belirgin şekilde yeniydi -öylesine yeniydi ki, toplumun büyük bölümüne başarıyla iletilebileceğini hayal etmek güçtü. Ve elbette, iletilememişti de. Kitle iletişim araçlarının süzgecinden, bu protestonun sansasyonel yanının haricinde pek bir şey geçemedi: uyuşturucu ve seksle alakalı hürmetsiz aykırı hareketler, uyumsuz yeni müzik ve giyim tarzları, müstehcen konuşmalar ve tuhaf alternatif hayat tarzları. Tüm bunlara rağmen, dikkate değer ölçüde felsefî nitelik taşıyan konular da, başka modern toplumların ciddi politik müzakerelerine dâhil olan kitlelerden çok daha büyük bir kitle tarafından, ateşli bir şekilde tartışılır hâle geldi. Üniversite eğitimi almış, yükselmekte olan bir neslin üyeleri -ki bazı yorumcular onlardan “yeni sınıf” diye söz eder- iyi eğitilmiş zekâlarını, içinde gönenecekleri sistemi desteklemek için değil, onu temellerine kadar sarsmak için kullanıyorlardı. Tabii ki, yeni sınıfın çoğu üyesi o zamandan beri tüm ileri sanayi toplumlarında baş göstermiş olan uzmanlık rejiminin, teknokratik elitin içine hızla dahil oldu. Büyük bir kısmı sefil hippiler olmak yerine, beklendiği üzere IBM ve ITT’de orta düzey yöneticiler oldular. Ama o döneme kendine has damgasını vuracak olanlar, ayrıcalıklı orta sınıftan çıkmayı ve sorun çıkarmayı seçenlerdi. Bu tatminsizlerin nankörlüğü kaçınılmaz olarak diğerlerini kaygılandırarak dikkatlerini çekti. Bu nankör taşkınlığın karşısında afallamış olan izleyiciler bile mesajın en azından şu kadarını almıştı: Burada yolunda olmayan bir şeyler var. Bir yerlerde vahim hatalar yapıldı. Ve bu sorunların giderilmesi için baştakilere güvenemeyiz.
Bu anlamda, sözcüklere ve müziğe de..
II

Amerika’nın savaş dönemi ekonomisinin icatların-dan veya yatırımlarından en çok önem taşıyanı 1942 ve 1945 yılları arasında ortaya çıkan politik gruplaşmaydı. Bunun adı daha sonra Başkan Dwight Eisenhower tarafın-dan, yaptığı konuşmalar içinde hatırlanmaya değer olan tek konuşmasında koyulacaktı. 1960’ta yaptığı veda konuşmasında, Ike ülkesinin yurttaşlarını “askerî-endüstriyel kompleksin . . . haksız bir nüfuz edinmesi”ne karşı uyarma-ya çalıştı. Ama bu uyarı, eğer birilerinin umrunda olduysa bile, zaten çok geç gelmişti. 1960’a gelindiğinde, askerî-endüstriyel kompleks Amerikan politik sistemi denen şeyin düpedüz ta kendisiydi ve bunu dert eden pek kimse yoktu. Oldukça pürüzsüz bir şekilde işliyordu; en tepede dolgun kârlar, en alt düzeyde ise eksiksiz maaşlar vardı. 20’lerde ve 30’larda ekonomiyi canlandırmak için varsıllara avantaj sağlama ve çeşitli teşvik edici yatırımlar yapma politikaları arasında gidip gelinirken, 40’lar, 50’ler ve 60’lar bu iki ekonomik politikanın tatlı bir birleşimiydi ve bu olabilecek en iyi şey gibi görünüyordu.
Hayat pahalılığı düzenlemesi -ki HPD* (ç.n.: COLA: the cost of living adjustment) olarak anılır olmuştur- o döneme dair açıklayıcı bir göstergedir. Eugene Debs’in ve Big Bill Haywood’un zamanında, aldıkları ücretleri yalnızca kuruş düzeyinde arttırabilmek için işçilerin grev sabo-tajcılarına, grev kırıcılara ve federal birliklere karşı mücadele etmeleri gerekiyordu -ve sonra da genellikle amaçlarına ulaşamıyorlardı. 1960’larda HPD’nin meydana çıkışıyla ise maaş zamlarının yanı sıra ücretli izinler, fazla mesai teşvi-kleri, sağlık sigortası ve emeklilik planları da sözleşmelerde yer alır hale geldi. Bu dönem Amerikalılar için Büyük İşçilik çağıydı. 1930’larda hayat mücadelesi vermek zorunda kal-mış olan Büyük İş Gücü* (ç.n.: Özellikle Birleşik Devletler’de büyük, örgütlü sendikalar için kullanılan aşağılayıcı bir tabir. Sendika lehtarları genellikle bu terim yerine örgütlü iş gücü ifadesini kullanmayı tercih ederler.) askerî-endüstriyel kompleksin, küçük de olsa bir pay-daşıydı. Birleşik Devletler kadar zengin bir ulusta, daha ma-kul ne olabilirdi ki? İyi işler, sistemin ihtiyacı olan alım gücünü sağlıyordu. Bu işler, yağı bol endüstriyel ilişkilere yapılmış akıllıca yatırımlardı.
Karşı-kültürel bir dönem olan 60’lara dair tüm tartışmaların tam göbeğinde yer alan şey refahtır. Dönemin protestosuna, o eşsiz radikal muhalif niteliğini sağlayan şey refahtı. Refah bunu iki şekilde yapmıştır: en bariz olanı, orta sınıf gençleri için “ayrılmanın” bolluk içindeyken çok daha kolay olmasıdır. Toplum, onlara alttan büyük bir ekonomik destek sağlıyordu: sosyal programlar, olmadı ebeveynlerinin banka hesapları. Ve geri dönmek hiç de zor değildi.
Fakat savaş sonrası bolluk karşı kültürü çok daha önemli olan, başka bir yolla da ortaya çıkardı. Hâli vakti yer-inde olan Amerika’da, yeni ve cüretli bir toplumsal kontrol stratejisi devreye girdi: ödül, ceza kadar büyüdü -hatta belki de daha çok. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gürül gürül akıp taşan bolluk, kurumsallaşmış Amerika’nın “serveti paylaşma”ya dair yıllanmış halkçı talebe göz kırpmasını maddi olarak mümkün ve makul hale getirdi. Gümbürtülü savaş yıllarının ardından ekonomi yeni bir düzenle idare ediliyor gibiydi. Bu kadar bolluk içindeyken üç kuruşluk maaş artışı isteği dolayısıyla işçilere boyun eğdirmeye çalışmanın ne âlemi vardı? Montaj hattında huzur ve pazara istikrarlı bir mal akışı, çatışmadan ve ayaklanmadan iyiydi. O zaman en kötü günümüz böyle olsundu! Karşı kültürü anlamak, üst sınıfın yeni büründüğü ve kurumsal zirvenin gönlünü eden eli açıklık ve hoşgörü ruhunu hesaba katmadan mümkün olamaz.
Refah Çağı’nı yaşamış olanlarımız için, bu düzenin sona ereceğine inanmak zordu. Tarihimizin ve özlemlerimizin içine öylesine derinden yerleşmişti, genişleyen ekonomiye dair teorilerle o kadar us-sallaştırılmıştı ki, adeta Amerikan medeniyetinin bariz ka-deriydi. Şimdi, geriye dönüp İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşamdan görüntülere baktığımızda, böyle bir dönemin gerçekten yaşanmış olduğuna inanmak daha da zor geliyor. Gülünç kuyruk yüzgecimsi biçimleriyle, yeni yapılmış oto-banlarda seyreden arabalar şimdi dinozorların mekanik muadilleri gibi geliyor göze. Bu lıkır lıkır yakıt içen araçların günlük seyahatlerini yaptıkları rotanın bir ucunda, sıklaşarak karakterden yoksun “metropolitan alanlara” dönüşmeye henüz başlamakta olan şehirler yer alıyordu. Öbür ucunda ise, televizyonda tekrar tekrar gösterilen dizilerde yaygın olarak yer alan şişirme ailelerin yaşadığı, şişirme yaşam alanlarından oluşan, düzenli bölümlere ayrılmış, keyfi bol banliyö arazileri vardı. Bu evlerin hepsinin, çim biçme makinelerinin düzenli bakımına muhtaç, yarımşar dönümlük çim bahçeleri vardı ve gıcır gıcır mutfaklarında tıka basa dolu, yük vagonu büyüklüğünde birer buzdolabı bulu-uyordu. Ve işte orada, pırıl pırıl eşyaların ve uğuldayan küçük aletlerin arasında, gülümsemesi ve mutfak önlüğü daima üstünde olan, saçı başı yapılı, kendini parke cilası konusunda verdiği günlük mücadeleye adamış, koşuşturan bir ev kadını ve anne yer alıyordu.
Dilimize herkesin tanıdığı bir tabir girdi: Kendi odaları sorulsa Büyük Buhran’a denk gelen çocukluk anılarında salondaki kanepeden başka bir yerin canlanamayacağı kesin olan ebeveynlerin, davranışlarını onaylanmadıkları altı yaşındaki çocuklarına hitaben söyledikleri “Çabuk odana!” cümlesi. Bu ailenin akşam yemeğinden sonra, evine ekmek parası getirmek için gittiği işinden yuvasının rahatlığına dönmüş olan babayla birlikte, ön planda sorulardan ya da yarışmacıların verdikleri yanıtlardan çok, dağıtılan ürünlerin teşhirinin yer aldığı hediyeli bilgi yarışmalarından birini izlemek üzere yerini alışı gelir gözlerimizin önüne. Almak, edinmek, sahip olmak: hayatın anlamı bundan ibaretti. Almak, edinmek ve sahip olmak için gereken olanaklara sahip olmayanlar için ise, tüketiciyi borçlanmaya teşvik et-menin, tasarlanmış en gaddarca etkili aracı olarak kredi kartı peyda oldu.
Savaştan ağır hasar almış olan Avrupalılar, onları Faşizm’den kurtardıktan sonra böylesi bir bolluğa boğulmuş olan Amerikalılar’ı haset ve kin içinde izliyor ve bizlerden “cennette yaşayan domuzlar” diye söz ediyorlardı. Döne-min neorealist bir İtalyan film yapımcısı, filmlerinden bi-rinde Birleşik Devletler’de bolluk içinde yaşayan akrabalarına yaptığı ziyaretin ardından Napoli’deki evine dönen bir adamın öyküsünü konu aldı. Adam Amerika’da yaşamın nasıl olduğu sorusuna, önüne bir kutu kâğıt mendil alıp, içinden bir mendile burnunu silip sonra da kutuyu camdan dışarı atarak karşılık veriyordu. “Tüket, fırlatıp at. Tüket, fırlatıp at.” Günümüzde sürdürebilirliğin gizemleri üzerine kafa yoruyoruz. Ama 40’lı, 50’li ve 60’lı yılların ülküsü tek kullanımlılıktı* (ç.n.: metinde “disposability” sözcüğü yerine göre tek kullanımlılık, elden çıkarılabilirlik; “disposable” sözcüğü ise hazır, kullan-at, tek kullanımlık şeklinde karşılanmıştır.): televizyon karşısında yemek için (ambalaj miktarının yiyecekten çok olduğu) hazır yemekler gibi, televizyonun kendisi de kullan-at idi -düzenli olarak daha büyük, renkli, düğme ve ayar sayısı daha fazla olan bir şey piyasaya çıktığında hemen ıskartaya dönüşüyordu-; tele-vizyonu çevreleyen evin durumu da farklı değildi -evin babası ülkenin öbür ucunda daha yüksek maaşlı bir iş bulduğu anda boşaltılabilirdi. İki yıl kadar kullanıldıktan sonra, Amerikan şehirlerinin önemli birer öğesi hâline gelmekte olan otomobil mezarlıklarından birinde paslı bir hurda olarak son bulacakları belli olan dev yakıt içiciler de tek kullanımlıktı.
Peki ya bütün bu tek kullanımlık nesneler, kullanıldıktan sonra nereye gidiyordu? Ne tuhaf bir soruydu bu! İşte öylece … yok olmuyorlar mıydı? Çöp öğütücüsüne giriyor ve geri dönmemek üzere yokluğa karışıyorlardı. Gözden ırak olan, gönülden de ırak oluyordu. Çöpleri sığdıracak yerimiz kalmayacağı endişesini taşıyan yoktu. Dünya, sınırsız kapasiteli bir atık deposu olarak algılanıyordu. Çöpe dönüştürülecek kaynakların tükenebileceğine dair hiçbir endişe yoktu. Her şeyin yerine koyulabilecek bir şey mevcuttu. Plastiği keşfetmemiş miydik ki zaten?
Evlilikler ve aileler de elden çıkarılabilir bir hâl aldılar. Bir zamanlar yalnızca tuzu kurulara özgü bir lüks olan boşanma, maddi bedeli karşılanabilir bir orta sınıf ayrıcalığına dönüştü. Sonradan “aile değerleri” adını alacak olan âdet ve gelenekler, toplumsal âdetlerin sağlıklı bir şekilde sorgulanmasına imkân sağlayan refahın hücumu karşısında un ufak oldu. Çok zamandır aile politikası sınırları içinde tutulan gizli dertler ve kırgınlıklar, ansızın çekilmez şeyler olarak görülmeye başlandı. Toplum tarihçilerinin on dokuzuncu yüzyılın idealleştirilmiş burjuva ailesi hakkında bildikleri her şey -yani, bu düzenin kadın ve çocukların ataerkil zaptına dayandığı- nihayet su yüzüne çıkıyordu; tıpkı bitmek bilmeyen kuşaklar arası sürtüşme gibi. Artık çalışamayacak durumda olan büyükanne ve büyükbabaların, yani bir zamanlar çocuklarının evlerine doluşan bağımlı nüfusun derdi, artık bağımsızlıklarını garanti eden Sosyal Güvenlik ve Medicare* (ç.n.: 65 yaş üstü vatandaşlara yönelik sağlık sigortası) tarafından “uygun bir ücret karşılığında” çözülebiliyordu. Yaşlılar karavanlarıyla başlarını alıp gittiler veya emekli evlerine taşındılar. Bugünlerde bunu açık yüreklilikle söyleyebilecek insanlar bulmak pek mümkün olmayacaktır ama, son zamanlarda anlaşmazlık konusu hâline gelmiş olan bu haklar yaşlıların açgözlülüğünden ziyade gençlerin bencilliği üzerine gündeme gelmiştir. Tüm bunlar yaşlıların yükünü, giderek daha da fazla kariyer öncelikli ve geçici düzenlerle yaşama-ya başlayan genç neslin üstünden almaya yönelik bir çabaydı.
Daha da önemlisi, refah anne-babaların sorun çıkaran çocuklarını, taleplerini maddi imkânlarını kullanarak karşılamak yoluyla zapt etmelerini olası kıldı. Eğer çocukların kendi odaları olabiliyorduysa, neden kendi ara-baları, kendi paraları, kendi kültürleri de olmasındı? Dr. Spock’ın serbest çocuk yetiştirme teorisi hoşgörüyü onaylıyordu; dolgun maaşlar da eli açıklığa fırsat veriyordu. Bunun sonucu da daha önce hiç eşi görülmemiş ölçüde üstüne düşülmüş çocuklardan oluşan bir nesil oldu -bebek patlaması* (ç.n.: Soğuk Savaş ile İkinci Dünya Savaşı arasın-da doğum oranlarında görülen devasa artışı ifade etmek için kullanılan tabir.)- anaokulundan eve getirdikleri bütün parmak boyası resimlerin hayranlıkla karşılanması ve lise hayatında karşılaştıkları bütün sorunların bir aile saplantısı hâline gelmesi gerektiğine inanarak büyüyen bir nesil. Ceplerinde gönülleri istediğince harcayabilecekleri bir paraları olan yeni yetmeler kısa zamanda bir potansiyel kazanç kapısı hâline geldiler. Gençlik kültürü başta mallardan ibaretti: kıyafetler, plaklar, filmler, kozmetik ürünler. Ergen ise bir piyasa olarak icat edildi. Ama bu piyasa yaşamın der-in iç gözlemlere en teşne olan yeni yetmelik yıllarında öz farkındalığı tehlikeli biçimde yoğunlaştırdı. Bu vahim bir gelişmeydi. Sebepsizce yola çıkan isyankârlar, çok geçmeden isyanlarını gerekçelendirecek bir dava bulabilirlerdi.
Ne acayip bir yaşam biçimiydi bu! Ancak herkesin artmakta olan beklentilerinin rahatlıkla karşılanabileceğinin varsayıldığı bir ekolojik cehalet serasında coşabilecek olan aldatıcı bir tüketici cenneti. Bugünlerde ders verdiğim öğrenciler bir zamanlar gerçekten de orta sınıftan her çocuğun (ve benim gibi işçi sınıfından gelen pek çok çocuğun) muhakkak ucuz bir üniversite eğitimi alabilecek olduğuna, her üniversite mezununun işinin hazır olduğuna, ekonomi teorisyenlerinin garantili bir yıllık gelir karşılığında çalışma kavramını ortadan kaldırma olasılığını ciddi bir şekil-de tartıştıklarına inanmakta zorlanıyorlar. Şimdi bulunduğumuz yerden, bütün bunların Roma aristokrasisinin ırmağın öte yanında barbarlar görünüp su kemeri sızıntıları başlamadan önceki altın çağı gibi geçici bir evre olduğunu görebiliyoruz. Refah Çağı tarih kitaplarında dünyanın bolluk açısından kalıcı bir düzlüğe girişi olarak değil, yeryüzündeki canlıların durumuna dair gerçeklerden hab-erdar olmadan önce, kitlesel düzeyde gerçekleşmiş olan son aşırılık feveranı olarak anılacaktır.
Elbette, gerçeklik görünenden bir hayli farklıydı. Herkes de büyük tüketici cümbüşüne dâhil değildi. İç bölgelerdeki şehirler “öteki Amerika” idi. Bu yerler düşük vasıflı, çalıştırılamaz işçilerin sığındığı limanlara dönüşüyor-du. Göz zevkini bozan yoksulları yol üstünden çekerek alışveriş merkezlerine ve apartman dairelerine yer açmaya “kentsel yenileme” adı veriliyordu; sokaklarda ise bunun adına başka bir şey deniyordu: “Zenci Öteleme.” Ama öte yandan, ekonomi kesin sayılar kadar -belki daha da büyük ölçüde- hayal ve arzulara da dayanan bir çalışma alanıdır. Bir ekonomik sistemin vadettikleri, temin ettikleri kadar önemlidir: vaatler avutur ve şevklendirir. 2. Dünya Savaşı’nı izleyen otuz yıl boyunca, refah norm olarak görüldü; refahın olmadığı yerde, yoksul “kesimler”den söz ediyorduk. Bu ifade biçimi bile durumu gözler önüne sermeye yeter. Yoksulluk, endüstriyel gelişimin yakında dünyayı tamamen saracak olan muzaffer yükselişine karşı çetin ve talihsiz bir direniş olarak görülüyordu. Herkes de refah trenine binmiş değildi, ama insanlar politik çalkantı ve reformlar yoluyla, olmadı kaçınılmaz refah mantığıyla bunu başaracaklarına veya başarabileceklerine inanıyorlardı. “Bir dalga yükseldi mi, bütün tekneleri kaldırır,” beyanında bulunuyordu John Kennedy. Bırakıverin sistem bolluk yağdırmaya devam etsin, yakında hepimiz Ozzie ve Harriet* (ç.n.: Amerikan ev yaşantsını konu alan bir televizyon dizisi.) gibi bir hayat süreceğiz.


III

Refah toplumunun bu gönenç dolu manzarasını tepeden izleyen yönetici tayfa için Amerika’nın basbayağı toplu hâlde eli açıklığa evrilmiş olduğuna inanmak güç değildi. Ama şöyle bir durum da vardı ki, iyi yönetilen refah sayesinde cömert üstlerine hiç zorluk çıkarmayan bir (C. Wright Mills’in tabiriyle) “şen robot” nüfusu ortaya çıkmıştı. Göz yumdurmayı güvence altına almanın yolu olarak, hoyrat baskıcılığın yerini rüşvetçilik aldı. Anlaşma şöyleydi: meydanı Pentagon, CIA ve General Dynamics’e bırakın ve bereket kazanı kaynamaya devam etsin. İtaatkârlığın ödülü hiç böylesine büyük olmamıştı. Öte yandan, muhalefetin cezasının bu kadar ağır olduğu da nadiren görülmüştü. Haddini aşanlar için McCarthy’nin sopası hazırdı. Bu günler, insanların işlerinden, erişim yetkilerinden ve kredi notların-dan olma korkusuyla İnsan Hakları Beyannamesi’ni destekleyen kampanyalar için imza vermeyi reddettikleri günlerdi.
Ne yazık ki, askerî-endüstriyel komplekse politik gündemi belirlemek üzere tam yetki vermenin bazı bedelleri vardı -demokrasinin iptali gibi. Ya da daha da beteri, uygar dünyanın büyük kısmını yakıp kül etmek gibi. Askerî-endüstriyel kompleks, ne de olsa, başta kendi varlığını sürdürebilmek için otoriter bir tarza ve paranoyak bir jeopolitik dünya görüşüne dayanan bir sistemdir. Öyle ol-masa, giderek genişleyen savaş devleti ve bitmek bilmeyen silahlanma yarışı nasıl gerekçelendirilebilir? SSCB’nin Stalin sonrası yönetimi barış içinde bir arada yaşama konusunda ciddi idiyse bile (ve zaten bundan nasıl emin olunabilirdi?), birleşik-askerî yapımız bu teklifi kabul etmeyi nasıl göze alabilirdi ki? Soğuk Savaş askerî-endüstriyel kompleksin can damarıydı ve Soğuk Savaş beraberinde dehşet dengesini ve dünya çapında bir korku topluluğunu getirdi. Er ya da geç, parmağı düğmenin üstünde olanlardan biri illaki bir hesap hatası yapacaktı. Peki ya o zaman? Mahşerî güçle kendinden geçmiş olan, yüksek yerlerdeki düşünürler, “kabul edilebilir kayıp seviyeleri”ne dair gerçeküstü termonükleer senaryolarla flört etmeye başladılar -ki söz konusu seviyeler yüz milyona ulaşıyordu … en fazla.
1960’ların başında, Dr. Garipaşk (Dr. Strangelove) filmi bu tür uç dehşet senaryoları üstüne kara mizah yapıyordu. Film hicvi Eski Üslup gibi tınlıyordu (“endişelen-meyi bırakmayı ve bombayı sevmeyi öğrenin”), ama öyle değildi. Önemli bir yeni karşı-kültür temasının sesi duyulmaya başlanmıştı: yüksek makamlarda delilik. Freud’un bilinçdışını keşfiyle başlamış olan bu yüzyılda, nihayet politikanın psikolojik boyutu su yüzüne çıkıyordu. Belki hastalıklı fantaziler ve cinsel sapkınlık, akıl ve sayılardan daha çok ilişkiliydi politikayla. Psikoz, esenliğimize karşı basit yozlaşmadan daha ciddi bir tehdit olabilirdi. Korktukları şeyleri tam da korkularından ötürü yapan bu generaller ve kompulsif bir şekilde maço olan stratejistler söyledikleri şeylere gerçekten inanıyor olabilirler miydi? RAND Corporation’daki* (ç.n.: 1948’de California’da kurulmuş olan bir araştırma merkezi. Başlıca çalışma alanları ulusal güvenlik ve kamu yararıdır. Devlet, eyalet yönetimleri ve yerel yöne-timler tarafından desteklenmektedir.) uzun masaların etrafında oturan takım elbiseli adamların 3. Dünya Savaşı’ndan küstahça bir “şiddet orgazmı” olarak söz etmelerine ne anlam verecektik?
Refah Çağı’nda yaşam birtakım sürtüşmeleri ortaya çıkarıyordu. Gani gani kredi kartı ve arka bahçede barbekü keyfi… gizli hükümetin ve yırtıcı hayvanın Beytüllahm’a aldırışsızca yürüyerek* (ç.n.: Şair William Butler Yeats’in İkinci Geliş adlı şiirinden bir alıntıdır. Cevat Çapan çeviri-siyle.) her zamankinden çok yaklaşması karşılığında. Sonunda elde edilen kazançlar alınan risklere değer miydi? Anne-babaların aşırı ilgisiyle yetiştirilmiş olan nesil bunu sorgulayabilecek durumda değildi. Buhran sırasında olup savaşın içine doğarak, gerekenden fazlasını kurban etmişti. Artık gevşeyip hayatın tadını çıkarma şansını kucaklıyordu. Ve tadı çıkarılacak çok şey vardı. Aşırı serbestlik yalnızca gençliğin kültürel mülkiyetinde değildi. Dr. Spock’ın çocuklar için yaptığını, Dr. Kinsey de yetişkinler için yapmıştı. Çoktandır baskılanmakta olan ne varsa hepsinden neşe içinde sıyrılınıyordu. Sansürcülük ortadan kalkıyordu ve daima başlıca toplumsal kontrol araçları arasında yer almış olan cinsel hicap hızla demode oluyordu. Erotik keyif suçluluktan muaf bir şekilde yaşanabilir hâle geliyordu. Açıkça tartışılabiliyor ve gösterilebiliyordu ve Hap* (ç.n.: Genel olarak oral kontraseptiflerden söz etmek için kullanılır.) sağ olsun, sınırsızca tadına varılabiliyordu. Doğrusu, seks sisteme hizmet eden çeşitli biçimlere bürünüyordu. Playboy Club tavşanlarının arasında kendinden geçmek, başarılı Şirket Adamı’nın en büyük ödüllerindendi. 70’lerin başına gelindiğinde, Club Med tatilleri ve coşkulu bekâr barları kurumsal statü ikramiyeleri hâlini almıştı. Neo-Marksist eleştirmen Herbert Marcuse bu taktiğe “baskılayıcı desüblimasyon” adını vermişti: huzursuzluğu şöyle bir kırmaya ve bütünlemeye yetecek ama istikrarlı bir endüstriyel düzen için gereken disiplini tehlikeye atma-yacak kadar.
Refah Çağı egemen elitler açısından, üstünlüklerini karşı tarafı aç bırakıp ezip geçerek itaate zorlamak yerine boyun eğmeye ayartarak sürdürmek konusunda cüretkâr bir deneyi temsil ediyordu. Belki kurumsal liderler bunu daha çok bir toplumsal kontrol stratejisi olarak görüyor; içtenlikle, sistemi uygarlaştırmakta olduklarına inanıyorlardı. Hızla gelişen dernekleri aracılığıyla kendilerine bel bağlamış olan milyonlarca kişiye hibeler ve ödüller savuruyorlardı. Üniversitelere bağışlar yapıyor, araştırmalara ve sanata destek veriyorlardı. Belki de heybetli isimlerinin İlyada’nın Helenistik kabilelerindeki gibi bir çarşı ozanı aracılığıyla çağlar boyu yankılanmaya başlayacağı günü ön-görmüşlerdi. GM, GE, AT&T, IT&T* (ç.n.: Elektronik, bilişim, telekomünikasyon şirketleri.): yokluk sonrası uygarlığının çiçekleri. Pek çok kurumsal liderin Amerikan toplumunu yeni bir insanlık ve mükemmeliyet düzeyine yükseltmekte olduğuna açık yüreklilikle inanmış olabileceği gerçeği kuşkusuz, çok geçmeden başlıca yararlanıcılarından görecekleri kıymet bilmezliğin yol açtığı kırgınlık ve içlen-meyi arttırmıştır.
Nihayetinde, yetişmekte olan yeni nesil için bu insanların gösteriyor oldukları cazip insancıllığın kıymeti var mıydı? Bebekliklerinde her istediklerinde karınları doyurulmuş olan yeni nesil için, istediklerine hemen kavuşmak bir iyi hâl ödülü değil, olayların doğal akışı demekti. Altmışların başında bu aşırı serbestlik içinde yetiştirilmiş gençlik, üniversite kampüslerine anne-babalarının onlara doğdukları andan beri sağlamak için çırpındıkları özgürlük ve mutluluğun aynısını bulma beklentisiyle ayak basıyordu. Bu, MAD dergisiyle* (ç.n.: 1952 yılından beri yayımlanmak-ta olan Amerikan hicvi mizah dergisi.) ve Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabıyla büyümüş bir nesildi. Onlara anne-babalarının yaşam tarzının alay konusu olduğu öğretilmişti. Onlara (Paul Goodman’ın tabiriyle) “büyüyüp absürt bir hâl almak” dışında ne şans bırakmışlardı ki? Ellili yılların sonuna doğru, bu neslin kimlik krizindeki daha gözüpek üyeleri çoktan hippi şairlerin ve Greenwich Köyü halk şarkıcılarının, ruhlarını General Motors firmasına satmış babalarından ya da bütün gün kafalarını daha iyi bir bisküvi pişirebilmenin yolunu bulmaya yoran annelerinden daha iyi rol modelleri olduklarına karar vermişlerdi. İşlerinin başında olmaktan ziyade, “yolda” olma hayalleri kuruyorlardı. Saç bir mesele hâline geldi: saç uzatmak muhalefet etmek demek oluyor-du. Argo konuşmak bir mesele hâline geldi: laf aralarına boşlukları doldurmak için serpiştirilen argo sözcükler saygısızlık demek oluyordu. Evlilik dışı seks bir mesele hâline geldi: riskten muaf hafifmeşreplik ve yüksek olasılıkla kontrolden çıkmış kadınlar demek oluyordu. Bir cigaralık tüttürmek de bir mesele hâline geldi: yasadışı hâl ve yasadışı bilinç demek oluyordu. Mesele bulmak kolaydı. Can çekişmekte olan mahrumiyet ahlakı ile temel işlevi hazzı zorunlu kılmak olan bereketli yeni ekonomik düzenin arasında kalan boşluklarda bolca mesele türüyordu.
Altmışların başlarının genç insanları kampüse, eğitimin kendini ifade etmekle, özgür seçimlerle ve radikal olasılıklarla alakalı olduğu izlenimiyle ayak basıyordu. Çok geçmeden ise bu çok yönlü ve çok kollu tesisin çok farklı bir politik gündeme adanmış olduğunu öğreniyorlardı: buralar, savaş efendilerine taahhüt edilen bomba fiziği çalışmaları sayesinde gelişiyordu. Zorunlu, kalabalık üniversite dersleri yoluyla, Pentagon akademilerini yönetenler askerî-endüstriyel komplekse hizmet edecek olan personeli işe almak üzere orada bulunuyorlardı. Daha da fenası, savaş efendileri kimi zaman insanlardan canlarını vermelerini de bekleyebiliyorlardı. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleştirdikleri birkaç ufak askerî macera arasında, Vietnam adı verilen ve kan dökme işinin beklenenden epeyce uzun sürdüğü, küçük çaplı bir çarpışma da yer alıyor-du. Ama dert edilecek bir şey yoktu. Bu mesele çok geçmeden temizlenebilirdi -yeterince piyon asker* (ç.n.: cannon fodder. Savaş sırasında top atışlarıyla öleceği kesin olan askerleri ifade eden bir tabir.) bulunabildiği sürece.

IV

Altmışların ortasına gelindiğinde, piyon bulmak zorlaşmıştı -yeterli malzeme ancak alt sınıfta vardı. Ve hatta azınlıklar bile esas yeri Yoksullukla Savaş’ın ön safları olan siyahi gençliğin sırtından, Büyük Toplum’un kaynaklarını yiyip bitirmekte olan bir savaş gayretine karşı yükseltilen -Martin Luther King Jr. ve Malcolm X gibi- sesleri duyuyorlardı. Pohpohlanan beyaz gençliğe gelince, giderek artan sayılarla, Vietnam’a bir kariyer fırsatı olarak bakmayı düpedüz reddediyorlardı. Bolluk ve serbestlik içindeki yaşam tarzının hüküm sürdüğü alışılmadık geçmişleri on-lardan çürük askerler çıkarmıştı. Kimileri “Savaşma, seviş” gibi sloganlarla kafa buluyordu ama bu, hoş ve nazik bir duyarlılıktı ve o zaman için söylemesi cesaret gerektiren bir şeydi.
O hâlde burada eski solcu ideologların hiç ön-görememiş oldukları bir çelişki söz konusuydu. Marksistler hep, devrim niteliğinde bir değişimin proleteryanın “yoksullaştırılması” temelinde gerçekleşeceği öngörüsünde bulunmuşlardı. Ancak yoksulluktan çıkmış Amerika’da, is-yan en az beklendiği yerden çıkıyordu: askerî-endüstriyel kompleksin, çıkarlarını korur göründüğü, ziyadesiyle burjuva elitin genç üyeleri arasından. Genel refahın sağladığı güvenliğin bütün avantajını kullanarak, bu nesil yaşamı edinmekten ve harcamaktan ibaret olmayan bir şey olarak gördüğünü gösteren düzeylerde özgürlük, kendini ifade etme imkânı ve keyif talep etmeye başladı. Daha kötüsü, yaşamın yetişkinlik döneminde nadiren göze alınabilecek türden bir idealizm istiyordu. Kendilerine bu imkânları sağlayanlara teşekkür etmek yerine, şarkılarında ve şiirlerinde onlara verip veriştirdiler ve kentsel sanayi toplumunun haklılığına ve akla uygunluğuna dair ciddi şüpheler ima eden meseleleri gündeme getirmeye geçtiler. Yaptıkları şeyin maddesel ilerleme mitini sorgulamaktan aşağı kalır yanı yoktu. Bu neslin kimi üyeleri toprakta kendi hâlinde bir yaşam sürme isteğiyle kırsal topluluklara çekildi; kimileri ise kendilerine birer Kızılderili çadırı veya Moğol çadırı uydurup gönüllü olarak göçebe bir yaşam tarzına geçtiler. Bunlar, liderlerimizin gelecek planlarının doğru olmayabileceğini ima eden rahatsızlık verici hareketlerdi.
O dönemin McCarthycileri sisteme dair her türlü şikâyetin Komünist zihniyetten esinlenmiş olduğu teşhisine varıyorlardı. Ama karşı-kültürün eleştirisi, geçmişin bilindik ideolojilerine dayanmıyordu. Komünist ve Sosyalist Sol, sanayiciliğe her zaman kapitalist hasımları kadar bağlı olmuş, onu kaçınılmaz bir tarihsel evre olarak görüp sorgulamamıştı. Bu açıdan bakıldığında, tartışılması gereken tek şey sistemin mülkiyeti ve kontrolüydü. Ama burada söz konusu olan şey, tamamen farklı bir yaşam kalitesinin hasretini çeken bir muhalif hareketti. Yalnızca politik üstyapıyı sorgulamaktan ibaret değildi; erkenden gelişmiş bir ekolojik içgörüyle, o üstyapıya temel teşkil eden sanayi şehri kültürüne meydan okuyordu. Ve daha da can sıkıcı olan yanı, muhalifler arasında doğrudan o kültürün aklı başındalığını sorgulayanların oluşuydu. Bu psişik ayrılıkçılar, değişik toplum durumları oluşturma ihtimali olabilecek, değişik bilinç durumlarına ilişkin bir arayışla yola çıktılar. Bugün, uyuşturucular öyle bir çaresizlik sığınağı ve temel bir organize suç öğesi hâline geldiler ki, onların politik-kültürel-ruhani gündemin ayrılmaz bir parçası olarak görüldükleri bir zamanın ne kadar kıymetli olduğunu görmek zor. Altmışlı yıllarda, saykodelik deneyimin amacı algı kapılarını arındırmak ve böylece doğal dünyaya ve insan ruhuna dair hiçbir şeyin artık herhangi bir kutsallık taşımadığı bir kültürün içinde, her şeyin ilahî nitelikte görülebilmesini sağlamaktı. Bu, modern hayatın resmi amaçlarını destekleyen bir Gerçeklik İlkesi değil tabii.
Karşı kültür yandaşlarının sayısını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Karşı kültür söz konusu olduğunda bir aidiyetten söz etmek bile hatalı olabilir. Karşı kültür daha ziyade, şu ya da bu ölçüde, kendisine denk gelen pek çok kişinin dikkatini çekmiş ve onları kendine hayran bırakmış bir tasavvurdu. Muhalefetin büyüklüğünden çok derinliğiydi önemli olan. Daha önce protesto hiç felsefi olarak böylesine derine inip tam da gerçekliğin, aklı başındalığın ve insanlığın amacının anlamına dalan konular öne sürmemişti. O muhalefet, gelmiş geçmiş bütün toplumlarca yaratılmış bütün kültürel değerlerin yeniden değerlendirilmesi için, görülmemiş ölçüde tutkulu bir politik gündemin gelişmesine zemin sağladı. Her şey sorgulanmaktaydı: aile, iş, eğitim, başarı, çocuk yetiştirme, kadın-erkek ilişkileri, cinsellik, kentçilik, bilim, teknoloji, ilerleme. Servetin an-lamı, sevginin anlamı, hayatın anlamı -hepsi de üzerine kafa yorulması gereken konular hâlini aldı. “Kültür” nedir? “Mükemmeliyetin” ne olduğunu kim belirler? Ya da “bilgi” veya “akıl”? Ve köklü kurumların tartışmaya katılmak için yeterince hızlı davranamadığı noktalarda, eldeki imkânlarla yeni kurumlar oluşturuluveriyordu: bağımsız üniversiteler, bağımsız klinikler, gıda komploları, yeraltı basını, kolektifler, komünler, kabile aileleri, birbiri ardında ortaya çıkan zanaatler. Egemen kültürün gururu olan teknoloji bile yeniden düşünülme ve yeniden yapılma sürecine tabi tutuldu. Pürneşe, IBM’in devasa bilgisayar motorlarını acayip görünümlü ama, tatlı bir cingözlükle elde yapılmış, bir daktilo klavyesiyle çalışan ve televizyon ekranını ikili sayılar-la kodlanmış anlamları göstermek üzere tuhaf, yeni bir kullanım biçimine uyarlayan iletişim araçlarına dönüştürmeye koyulanlar oldu. Bu araç, şahsi bilgisayar, elektronik küresel köyün sinir sistemi olabilir miydi?
Heyecan verici zamanlar. Cambridge, Madison, Ann Arbor, Berkeley, New Haven gibi hayat dolu merkezlerde yeni bir fikrin, yeni bir protestonun, yeni bir deneyin gündeme gelmediği tek bir gün geçmiyordu. Ama sonunda çok geldi. Değerlendirip sindirmek için çok fazla malzeme. Bu, gününü gün eden bir nesildi. Bu hafta Berkeley’de par-lak bir fikir oluşturan insanlar, haftaya Santa Fe’de, sonraki hafta da Katmandu’da olabiliyordu. İdealist niyetlerle yapıverdikleri şeylerin çok azı köklenebildi. Doğrusu, karşı kültürün gereğince tartışmaya açtığı konuların çoğunun -evlilik, aile hayatı, iş, okul- sağlam bir değişikliğe uğraması için ufak bir azınlığın birkaç yıllık eleştirel ilgisi yeterli değildi. Hiçbir toplumun bütün tarihini, mitolojisini, ahlak anlayışını ve bilinç durumunu tek bir nesil içinde yeniden değerlendirmesi beklenemez. Nihayet, bütün muhalif enerji önce Vietnam’ın üstünde toplandı, sonra da Watergate’in -bunların ikisi de zekâ inceliklerini ve narin yeni içgörüleri yutan, gaddarca ortada duran konulardı.
Karşı kültür protestosunun iz bırakan kalıcı başarıları da oldu. Kentçi sanayi toplumunun sınırları üzerine kafa yormaya istekli birileri olmasaydı, çevre hareketi asla muhafazakâr yöneliminin ötesine geçemezdi. Karşı kültür, büyüme ekonomisinin aşırı tüketim odaklı yaşam tarzının ve insan merkezli bilimin yeniden değerlendirilmesini ger-ektiren can alıcı bir kuvvet olarak insan ekolojisini yeniden keşfetti. Soylu vahşi mitine* (ç.n.: İnsanın medeniyet öncesi, doğal hâliyle iyi olan ve medeniyetin etkisiyle yol-dan çıkmamış hâlini anlatmak için kullanılan bir terimdir. Fransız edebiyatında çok rağbet görmüştür.) dair yeni, ekolojik temelli bir okuma geliştirdi. Sanayi toplumunun kalbinin attığı yerde, gençler ilkel insanların kültürlerini yüceltiyorlardı; onların kendi yaşam alanlarında sürdürüle-bilir bir yaşam sürme kapasitelerinde bir bilgelik görüyorlardı. Bu, çevre hareketine yalnızca kaynak idaresi konusundan ibaret olmayan kültürel bir itki kazandırdı.
Aynı şekilde, yalnızca ataerkil kurumlara değil, ken-di kocalarının ve sevgililerinin erkek şovenizmine de karşı durmuş olan kadınların cesareti olmasaydı, bugün bildiğimiz hâliyle bir kadın hareketinden de söz edemiyor olurduk. Bugün, başarılı kariyerleri olan profesyonel kadınlar da dâhil olmak üzere, ne zaman bir kadının ağzından “Ben feminist değilim” feragatini duysam, geçmiş nesillerin feministleri olmadan şu anda bulundukları yere nasıl gelebilirlerdi diye düşünüyorum. Acaba bu kadınların kaçı 1950’lerin kadın dünyasında yaşamayı isterdi? O dünyanın kuyusunu ka-zanın kim olduğunu düşünüyorlar acaba?
Bir zamanlar büyük cesaretle cinselliğe dair tüm basmakalıp düşüncelerin yerindeliğini sorgulayanlar ol-masaydı eşcinsel özgürlük diye bir şey de olmazdı. Orta sınıf, beyaz müttefikleri olmasaydı eğer, ırksal ve etnik özgürlük hareketleri de ırkçılığın kültürel ve psikolojik alt desteğine dair derin bir okumadan yoksun, tek taraflı bir savunma olmaktan öteye geçemezdi. Beyazlar da projeye dâhil olup yeni bir karşı kültür standardı olarak çeşitliliği onayladıklarında, beyaz olmanın yapısökümü kitlesel temayülde son derece huzursuzluk verici bir hâl alır. Bu çabanın arkasında, tıpkı kadın hareketinin arkasında olduğu gibi, insan kişiliğinin gerçek, değerli ve sonsuz ölçüde ilgi çekici olduğuna dair yeni bir anlayış yatar. “Amerika’nın şarkısını duyuyorum,” demiştir karşı kültürün ortaya çıkışından önce de kâhince bir karşı kültürel tutumu olan Walt Whitman bir zamanlar. Coşkuyla söz ettiği o “çeşit çeşit şarkılar” hiçbir zaman bu olağanüstü dönemde olduğu kadar çok sayıda farklı gırtlaktan, öylesine görkemli bir şekilde duyulmamıştır.


V

Başlangıcından itibaren, otoriteye böylesine güvenmeyen ve baştakilerden böylesine şüphe duyan karşı kültür, uzun vadeli bir örgütlenme yoksunluğundan mustaripti. Değerlerine kalıcı bir politik yapı kazandırmaya en çok yaklaştığı an, yetmişlerin başında Demokratik Parti’nin başına McGovern’ın geçmesi gayreti oldu -idealist ve de bir felaketle sonuçlanan bir gayretti bu. Bu çabanın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla birlikte, eski Demokrat Parti seçim bölgeleri birer birer muhafazakâr tarafa kayarken, Amerikan politikasının liberal kanadı genel ulusun gözün-deki konumunun istikrarlı bir şekilde itibar kaybetmekte olduğunu gördü. Miras aldığı kurumları yeniden canlandırarak kullanmanın bir yolunu bulamayan bir hareket -söz konusu kurumlar siyasî parti sistemimiz kadar kusurlu olsa bile- önderlik sunmayı bekleyemez.
Ama karşı kültür daha da kötü bir hata yaptı. Sanayi toplumunun en yüksek iktidar odağı olan kurumsal ege-men çevrenin istikrarını ve işini bilirliğini fena ölçüde hafife aldı. Amerikan politikasında paranın sözü geçer. Parası olan, istediği kadar sağlam kafayı ve örgütlenmek için gereken tüm hüneri elde edebilir. Askerî-endüstriyel kompleks aleyhinde su yüzüne çıkan her şey için, dudak uçuklatan bir itibarla misilleme yapan kurumsal sistemin karşısındaki muhalefetten daha dayanıklı olduğu ortaya çıktı. Her şeyden önce, askerî harcamanın sürekli olarak güneydeki ey-aletlere yönlendirilmesi askerî ve ticari cemiyete beklenmedik ve öngörülememiş olan bir müttefik kazandırdı: koyu Hıristiyanlar. Yatırımların sendikasız iş gücü arayışı içinde güneye yönelmesiyle, oy hakkı ve politik nüfuz da oraya kaydı. Eski Usül Din kiliseleri, ki buralarda artık televizyon üzerinden vaaz veriliyordu, güney eyaletlerini bir muhafazakârlık kalesine dönüştürmek için gereken kadroları, örgütlenmeyi ve şevki sağlıyordu. Bunun bir sonucu olarak, lib-rallerin kilise-devlet ayrılığını lağvetme konusuna eğilmiş olan dinci bir “toplumsal gündem” karşısında temel medeni hakları savunmak için her zamankinden daha fazla kaynak ayırmaları gerekiyordu. Esneklik ve serbestlik içinde salınılan altmışlarda kim derdi ki seksenlere ve doksanlara varıldığında Amerikan politikasının liberal kanadı zamanının bu kadar büyük bir kısmını eşcinsellik ve kürtaj haklarını savunmaya ve duaları ve yaratılışçılığı okullardan uzak tut-maya ayırmak zorunda kalacak? Çoğunluğunu Amerika’nın en iyi üniversitelerinden mezun olmuş ve kozmopolit hayatlar süren insanların oluşturduğu kurumsal elitlerin Scopes Davası’nı * (ç.n.: 1925 yılında, Tennesse eyaletinin insan evriminin okullarda öğretilmesini kesin olarak yasaklayan Butler Yasası’nı ihlâl ettiği gerekçesiyle lise öğretmeni John Thomas Scopes’a karşı açılmış bir davadır. Bu dava, kamuoyundan büyük ilgi görmüştür.) andıran hamlelerin yanına kıvrılmaya gönüllü olması politik alaycılığın kesinlikle en tatsız önlemlerinden biri olmuştur. Toplumumuzun en karanlıkta kalmış ve şiddetle tahammül-süz olan kuvvetlerini bile isteye desteklemişlerdir -ki bu kuvvetlerin içleri gücenmişlikle öylesine yanıp tutuşuyordu ki eğer tam yetkileri olsaydı cadı yakar, zinacı kadınları damgalarlardı* (ç.n.: Salem cadı mahkemelerine ve Nathaniel Hawthorne’un Kızıl Damga -Scarlet Letter- adlı eserine gönderme yapılmaktadır.).
Gelgelelim kurumsal cemiyetin İncil Kuşağı* (ç.n.: A.B.D.’nin Güneydoğu ve Merkez Güney eyaletlerini ifade eden bir tabir. Bu bölgelerde toplum ve politikada muhafazakâr koyu Protestanlık hüküm sürer. Düzenli olarak kiliseye gitme oranları ülkenin geri kalanına kıyasla genel olarak daha yüksektir.) gericileriyle yaptığı iş birliğinden daha da etkili olan şey, refah toplumunu sistematik bir şekilde lağvetmesi olmuştur. Dolgun maaş çeklerinin ve kültürel serbestliğin nasıl korkunç sonuçlara yol açtığını gören iş dünyası liderleri daha kestirme ve geleneksel bir silah kullanmaya karar vermişlerdir: ekonomik güvence-sizlik. Bir zamanlar refahı herkes için mümkün kılmayı vadeden işleri ihraç etmiş ve yüksek maaşları savunan sendikaları mahvetmişlerdir. Bunun kurumsal cömertlikten çok daha verimli bir toplumsal kontrol biçimi olduğu görülmektedir. Yeni küresel ekonomi içinde Amerikalı işçiler, tek istedikleri çalışacak bir işleri olmasıyken bile kölece çalışma şartlarıyla baş etmeye mecbur tutuluyorlar. Seksenlerin başından beri sokaklarımızı ve televizyonlarımızın ekranlarını dolduran evsizler, Amerika’da insanın ne kadar aşağılara düşebileceğinin sürekli bir anım-satıcısıdır. Reagan yıllarının sözde mali muhafazakârlarının yönetimi altında artan bütçe açıkları, bir zamanlar ekonomik kaymayı sonlandırmayı vadeden bütün toplumsal programları lime lime etmiştir. Hovarda liberaller bile ulusu böylesi derin bir borca sokma ihtimali karşısında geri çekiliyorlar. Bir zamanlar iş gücünü zor zamanlara karşı destekleyen güvenlik ağı tel tel ayrılarak paramparça edilmiştir ve artık yeni bir Sosyal Darwincilik, bunu kendine hak görerek işsizleri ve evsizleri sokaklarda gerçekten aç kalma tehlikesiyle yüz yüze bırakmaktadır. İnsan neredeyse, gelişmekte olan sağ kanat düşünce kurumlarında şevkli (ve dolgun maaşlı) bir danışman grubunun oturup Andrew Ure, Edwin Chadwick ve Papaz Malthus’un eserle-inin sayfalarını çevirerek endüstriyel geleceğimiz için “yeni fikirler” bulmaya çalıştığını düşünüyor: yetimhaneler, düşkün evleri, prangalı mahkumlar, devlete mali yardım başvurusu yapanların mali durumlarını ortaya koymaya yönelik araştırmalar, işkence, halka açık infazlar, şirket sendikaları ve tunç kanunu.
Şefkate ve genel edebe yapılan bu fırsatçı saldırı, kendini “halkçılık” adı altında pazarlar. Ama bu, adını aldığı kaynağın koca savaş narasıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir halkçılıktır: “Zenginlere yağdır.” Tarihsel halkçılık büyük mesele konusunda netti: “İnsanlara karşı çıkarlar.” Ve hiçbir çıkar “para gücü”nden daha öldürücü değildi. Bugün öfke hâlâ ortada, ama öfkeye makul bir ahlaki hedef sunan politik kavrayıştan eser yok. Kin artık kurumsal çevrenin tepelerinden aşağıya, yoksullara doğru yönlendirilmiştir. Olay bir günah keçisi aramaya dönüşmüştür. Bunun ötesinde ise yükselip “hükümete” yönelik serbestçe süzülen bir düşmanlığa doğru uçmaktadır. Böylesine kafasız bir husumet, yeterince ileri bir noktaya taşındığında, asgari sağlık, güvenlik ve sosyal güvenlik düzeyine karşı bir tehdide dönüşmektedir. Güçsüzleri mağdur etmenin ve federal hükümetin elinden, halkın Theodore Roosevelt’in bir zamanlar “büyük servet sahibi suçlular” diye andığı insanlara karşı tek savunması olan düzenleme yetkilerini almanın kimin çıkarlarına hizmet edeceğini görmek için engin bir hayal gücü gerekmez.
Uğurlu olmamakla birlikte bir anlamda bu, karşı kültürün en kalıcı katkısı olarak görülebilir: insanlara gücün ulusun önderlerini ne kadar kolaylıkla yoldan çıkardığını öğretmiştir. Ama muhafazakâr öğeler alınacak bu dersi şeytanca bir zekâyla öyle bir biçime soktular ki, halkın gazabını “Washington”a yönlendirerek genişlemekte olan kurumsal egemen çevreleri” eleştiriden muaf kıldılar. Altmışlarda, protestocular “iktidar yapısına” saldırdıklarında akıllarında Sosyal Güvenlik sisteminden ya da Ulusal Park Hizmeti’nden çok, federal hükümetin savaş çıkarma gücü, denetimci gücü ve polis gücü vardı. Hayatın o alanlarında güç istismarı kurumsal elitin tam iş birliğiyle yapılıyordu. Bugün içinde bulunduğumuz şey, mağduriyetinin esas kaynağını göremeyen tek gözlü bir halkçılıktır.


VI

“Karşı kültüre ne olduğu” sorusu bana ilk kez 1970’te, bu kitabın yayımlanmasını takip eden altı ay içinde soruldu. Bu soru, Newsweek dergisinden, hevesle bir son-raki gündem yaratacak konuya geçmeyi bekleyen bir muhabir tarafından soruldu. Ayrıca, kitap piyasaya çıkınca, medyada kitabın ismini hemen protesto hareketinin bir reddi olarak yorumlayanlar oldu. Karşı kültür . . . bu olumsuz, kaba saba, gerici bir şey demek değil miydi? Bana bu yaygaracı genç insanlara verip veriştirmem beklentisiyle telefonlar açtılar.
Ben protesto hareketini yerin dibine sokmaya dair bu hevesi her zaman, karşı kültürün bam teline dokunmuş olduğunun bir göstergesi olarak aldım. Karşı kültür saç still-erine ve Kool Aid asit denemelerine indirgenerek önemsizleştirildiğinde bile hâlâ tehditkâr görünüyordu. Daha sonra, aşağı yukarı seksenlerin ortalarından itibaren, olağan muamele sanki olup biten gençlerin biraz eğlenip oyunlar oynamasından ibaretmiş ve asla bunun dışında bir şey olmamış gibi neşeli bir hoşgörüyle yaklaşmak şeklindeydi. Ama bu protestonun başka bir etkisi olmuş olmalıydı, yoksa muhafazakâr çevrenin tepkisi nasıl açıklanabilirdi? Günümüzde, “karşı-kültürel” terimi hala Sağ’ın önde gelen sesleri tarafından karalama ve kötüleme amaçlı olarak kullanılmakta. Endüstriyel ilerlemenin kıymet vermesi beklenen her şeyi terk eden ayrık bir gençlik imgesi statükoyu karşı-kültürcülerin kendilerinin bile fark edemediği ölçüde tehdit etmiş olabilir.
Bir yanık toprak politikasından aşağı kalır yanı olma-yan bu dönem içinde, Birleşik Devletler’in kurumsal önderleri Robert LaFollette zamanından beri yapılan tüm reform-ların kökünü kazımaya kararlı gibi görünüyorlar. Ta İlerleme hareketi zamanında kurulmuş olan Düzenleme kurulları, Yeni Düzen sendikacılığı ve Sosyal Güvenlik -görünüşe göre bunların hepsi, ulusu hırsız baronlar dünyasına geri dö-ndürmeye yönelik gözü dönmüş bir gayretle ıskartaya çıkarılmaya çalışılıyor. On dokuzuncu yüzyıl sonu Ameri-kasının yerli halklara yönelik düşmanlığı bile yeniden can-lanmakta, çünkü yabancılar öfkeyle afallatılmış ve işsizlik endişesi içindeki halk için gelişigüzel hedefler hâlini almış durumda. Hedefi kurumsal düzenin tepesinden tabanına, sistemi ekonomik olarak canlı tutmaya yetecek kadar ser-vet yaymanın pek de ötesine geçmeyen liberalizm artık Amerikan politik yelpazesinin “radikal” ucu olarak görülmekte.
Yeni Sosyal Darwinci muhafazakârlık her ne kadar kısa vadede göz korkutucu ölçüde etkili olmaya muktedirse de, ihtiyatsız ve riskli bir seçenektir. Kurumsal Amerika psikolojik dinamitle oyun oynamaktadır. Yeni küresel ekonomik düzen sanayi toplumunun milyonlarca çalışanına sunabilecek olduğu tek şeyden caymaktadır: bir noktada maddi bolluğa erişme vaadi. Yalnızca kendinden ibaret bir amaç olarak bu asla ulu bir ülkü olmadı, ama kurumsal egemen çevre ancak bu kadarını tasavvur edebiliyordu: kendi doyumsuz, rekabetçi ele geçirme tasvirinin içine inşa edilmiş bir dünya. Ama milyonlarca insan o aşırı tüketimci geleceğe evrensel olarak erişme umudu ellerinden alındıktan sonra neden çalışır, boyun eğer ve gündelik külfetleri sırtlanır ki? Sonsuza kadar maddi güvensizlik içinde olacağını bilmek çirkin, demoralize olmuş bir insan topluluğu yaratır ve harap olmakta olan bir yaşam bölgesi, yeni bir karanlık çağa giden en kısa yoldur.
Bütün tuhaflıklarına rağmen, karşı kültür daha iyi bir gelecek tasavvur etmeye cüret etti ve doğrusu bu, sanayileşmenin ardından bu zamana kadar bize sunulmuş olan tek ilgi çekici tasavvurdur. Ben hep bunun William Morris’in Hiçbir Yerden Hayaller’inde canlandırdığı ütopyaya çok benzeyen ama angaryaları hafifletmek üzere “ufak güzeldir” zihniyetiyle eklenmiş bir teknolojik üssü de barındıran, Arkadyavari bir uluslar topluluğu olduğunu hayal etmişimdir. Orada günün öncelikleri, kişiliğin özgürce çiçek açtığı organik toplum ideali, etnik çeşitlilik macerası, insan doğasının daha nerelere erebildiğinin araştırılması, toprakta nazikçe sürülen bir hayat, bir süreklilik ekonomisi, türümüzle yaşamımızı sürdürmek için ihtiyaç duyduklarımızı temin ettiğimiz insandan öte dünya arasında yaşam odaklı yeni bir sözleşmeden oluşur. Bütün bunların bir karşı kültür olmak zorunda kalmasının tek sebebi karşı çıktığı kültürün -indirgemeci bilim, çevrekırım sanayiciliği ve kurumsal sistematik düzen ve kontrol kültürünün- ruhun derdine derman olamayacak kadar ufak bir tasavvur oluşuydu.


VII

Bu kitabın metninde, birkaç tipografik hatanın düzeltilmesi dışında hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Tarihin son yirmi beş yılında olup bitenleri de ekleyerek arayı kapatmak mümkün olsaydı bile, elinizde tuttuğunuz çalışma güncellenmekten fayda elde eden bir çalışma değildir. Ona değer katan başlıca özelliklerinden biri sunduğu çağdaş bakış açısıdır. O günlerde olan bitenin ayaklanmanın orta yerindeki katılımcı-gözlemcilerden birine nasıl göründüğünü anlatır. Dilerim dönemin idealizmini ve serüveninin biraz olsun yakalayabilmişimdir -en azından o zamanın en etkili zihinlerinin sözcükleri ve düşünceleri aracılığıyla aktarılabildiği hâliyle.
Şimdi bakıp da o dönemin bu sayfalarda daha çok yer vermiş olmayı dilediğim bir yanı varsa, o da müziktir. Müzik karşı kültürün en iyi içgörülerine ilham vermiş ve onları yaymıştır -başlangıçtaki muhalif halk şarkılarından ve toplumsal önem taşıyan şarkılardan Vietnam Savaşı’nın doruğunda Amerika’nın gireceği gerçeküstü yolu yansıtmanın tek yolu haline gelen asit rock’a kadar. Francis Ford Coppola bu dönemi destansı filmi Kıyamet’te (Apocalypse Now) gözler önüne sermeye çalışırken, filmin son dakikalarının müziği ancak Jim Morrison’ın müziği olabilirdi. Burada Bob Dylan, John Lennon, Joan Baez, Jimi Hendrix, The Who, the Rolling Stones, Peter, Paul and Mary, the Grateful Dead … ve bu hareketin tüm halk şairleri üzerine bir bölüm yer almalıydı. Öte yandan da, bu eserlerin tadına varmanın en iyi aracı okuyan gözler değil, hissederek dinleyen kulaklardır.
Bu, tarihimizin o delişmen protesto günlerinden bugüne kadarki gidişatına dair son bir düşünceye varmamı sağlıyor. Geriye bakıp tüm bu yılları gözden geçirdiğimizde, kaçımız karşı kültürü şiirinden, müziğinden, sanatından ve hicvi mizah anlayışından ayrı olarak düşünebiliyor? Doğru, havada çokça nezaketsizlik rüzgârı esmekteydi ama bu hava Vietnam’ın ölüm tarlalarından ve termonükleer imha tehdidinden feyz almıştır -bunlar da okulların öğle yemeği programlarının maliyetinden ya da saldırı tüfeklerinin ruhsatlandırılmasına kıyasla, daha hınçlanmaya değer olan, daha fazlaca önem taşıyan konulardı. Hâl böyleyken, öfkenin şefkat ve yaratıcı bir coşkuyla dengelenmeye çalışılmadığı hiçbir eyleme katıldığımı hatırlayamıyorum. Yüksek makamlarda deliliğin hüküm sürdüğü bir zamanda karşı kültürü son derece aklı başında tutanlar ve her zaman aramızda yer almış olan aşırılıkçı kimselerin ehlileştirilme-sine yardımcı olanlar, şairlerdi. Cinai niyetlerinin meşrulaştırılması beklentisiyle hazırda duran, Manson Ai-lesi* (ç.n: 1960’ların sonunda Kaliforniya’da Charles Manson’ın liderliğinde ortaya çıkmış bir topluluk. Charles Manson’ın azmettirici olduğu cinayetler işlemişlerdir.) gibi başka dengesizler de bulunmadığını kim söyleyebilir ki?
Altmışlarda çekilmiş olan her bir kızgın surat fotoğrafına karşılık olarak, bizde Sevgi-toplaşmalarının ve Oluş-toplaşmalarının, battaniyelerin altında şefkatle birbiri-ne sokulmuş, parklarda danslar eden ya da Pentagon’un etrafını saran silahların namlularının ağızlarına çiçekler ko-yan çocukların onlarca fotoğrafı var. Pek çok insan hâlâ bu görüntüleri dumanlı kafalarla yapılmış ve fazlasıyla yumuşaklık içermesi sebebiyle boğucu olan şeyler olarak değerlendiriyor. Gerçekten de öylelerdi. Ama merak ediyorum, acaba bütün -ya da en azıdan zamanın aşırılıklarını dengelemeye yetecek kadar- farkı yaratan şey tam da bu basit nezaket ve karşılıklı hoşnutluk gösterileri değil miydi? Her şeyden önemlisi, hem insan dostlarımızın hem de şehrin sınırlarının ötesinde yer alan insan-dışı dünyanın çeşitliliğine dair içten bir büyülenme hâli söz ko-nusuydu. Karşı kültürün başlangıcını imleyen ifadelerden biri 1961 yılında San Francisco’da basılan hippi dergilerden biri olan Journal for the Protection of All Beings (Tüm Varlıkların Korunmasından Yana Dergi) adlı dergide yer almıştır. Orada Gary Snyder şöyle yazmıştı: “evren ve için-deki bütün varlıklar doğaları gereği tam bir bilgelik, sevgi ve şefkat durumu içindedirler ve doğal bir tepki ve karşılıklı bir birbirine bağlılık içinde yaşarlar.” Ah, ama Robert Duncan buna tipik bir itirazda bulunmuştur: “ama Dergi’nin hazırlanmasına katkıda bulunanlar listesinde hiçbir ağacın adını görmüyoruz.”
O günlerde de bunun gibi duyarlı hâller çoğu insana bugün olduğu kadar budalaca geliyordu. Ama bu, şairlerin bilgece budalalığıydı ve karşı kültürün en karanlık öfke dolu günlerinde alacağı hâlden bağımsız olarak kalıcı olması kaçınılmazdı. Doksanların Amerika’sında bizleri kuşatan hilekâr halkçılığın neresinde buna benzer bir gönül zenginliği bulabiliriz? Görebilseydik eğer, ardından gelen muhafazakâr kültürün gönlünün her yanı safi paradan ibaret olurdu sanki. Ve o ölü ve ölümcül özün etrafında, protestonun en ayırt edici özelliği radyo konuşmalarının dinmeyen hiddeti ve sövücülüğüdür: kendine acıyan ve intikam ateşiyle yanıp tutuşan -yalnızca reklamlarla bölü-nen- binlerce ses.
O fırtına sonrası yerle bir olmuş dönemde bir karşı kültür metinleri antolojisinin editörlüğünü yapmam istendiğinde, kapanışı zamanın diğer, daha bilge zihinlerin-den öğrenmiş olduğum üzere, benim politik amentüme bir birlik kazandıran bir şiirle yapmıştım:
Nasıl ki bir kuş
Tümcennet’ten azına yurttaş olmazsa,
Ne de balık
Herokyanus’tan küçük bir denize,
Pekseven demek olan
Dahaöven demek olan
Eninsan’dan azına bağlılık yemini etmeyesin

Her şey birbirine mensup
Biz de insandan öteye
Ve insandan öte olanlar otlara
Ve otlar toprağa
Ve toprak denizlere
Ve denizler yağmurlara
Ve yağmurlar göklere
Ve gökler yüce katmanlara
Numaralar ya da isimler olmadan
Ki onların müziği (dur dinle!)
Tanrı’nın aşk şarkısıdır
Yarattıklarına söylediği

Daha başka marş bilmeyesin

Ve dahi anlaşıla ki
Kadın, Erkeklikçe
O masumiyet bahçesinde
Dişi olan biline, kavrana, idrak edile

Sadakati çoğaltmayan şey hakikat değildir
Ne de hakiki sadakattir
Gönlü esritmeyen


ÖNSÖZ

Bir inceleme konusu olarak, bu kitabın ele aldığı karşı kültür, makul bir entelektüel temkinle yaklaşan bir insanı bu konudan vebadan kaçınır gibi kaçınmaya ikna edecek bütün dezavantajları içinde barındırıyor. Akademide beni “Romantik Hareket” veya “Rönesans” gibi şeylerin -şayet insan tarihinin mikroskobik fenomenlerini mercek altına almaya girişmezsek- asla var olmamış olduğuna ikna et-meye çok yaklaşmış olan çalışma arkadaşlarım var. O düzeyde, insanın gördüğü şey, pek çok farklı şey yapmakta olan ve pek çok farklı fikri olan, pek çok farklı insandan ibaret olabiliyor. Böylesi geniş kapsamlı sınıflandırmalar fırtınalı çağdaş tablonun öğelerini toparlama ve onları yorumlanmak üzere sabit tutma niyetiyle yapıldıklarında çok daha kolay incinir hâle gelirler! Ve fakat “zamanın ruhu” denen o ele gelmez mefhum insanın başının etini yemeyi ve teşhis edilme talebini sürdürür; çünkü insanın içinde yaşadığı dünyaya eğreti de olsa bir anlam verebilmesinin mümkün olan tek yolu bu gibidir. Saptanması uğursuzca güç olan bu Zeitgeist’ların birer genel merkezi, yönetim kurulu ve resmi manifesto dosyası olan adı sanı belli hareketler olmaları kesinlikle çok işe yarardı. Ama elbette öyle değiller. Dolayısıyla insan, belli bir ürpermeyle istisnaları yaptığı çok sayıda genellemenin süzgecinden geçiriyor. Ve bunu yaparken arada bazı kaynamalar olmasına izin veriyor. Fakat hep geride kalanlar içinde sağlam ve değerli olanların süzülüp gidenlerden daha çok olacağını ümit ederek onları eline almaya mecbur kalıyor.
Bütün bunlar burada çağdaş gençlik kültürümüze dair söylenenlerin çoğunun sonsuz sayıda kısıtlamaya maruz olduğunu açıkça itiraf etmek yoluyla oluyor. Üniversite çağındaki ve yeni yetme gençlerimizin yabancılaşma psikolojisine, doğu mistisizmine, saykodelik uyuşturuculara ve toplululukçu denemelere duyduğu ilginin, en azından on yedinci yüzyılda gerçekleşen Bilim Devrimi’nden bu yana toplumumuzda yaygın olarak görülen değer ve kabullerden kökten bir biçimde ayrılan bir kültürel kümelenme içerdiğinin tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde aşikâr olduğu izlenimindeyim. Ama bu kümelenmenin önceliklerinin yerli yerine oturması ve etrafında iyi gelişmiş bir toplumsal bütünlüğün oluşabilmesi için daha çokça olgunlaşması gerektiğinin de gayet farkındayım.
Bu noktada, benim sözünü ettiğim karşı kültür ancak gençliğin çok sıkı bir azınlığını ve onların bir avuç yetişkin akıl hocasını içine almaktadır. Büyük Toplum’un gözlerinde şahane bir şeye dönüşmesi için biraz daha az Sosyal Güvenlik’i ve biraz daha anam babam usülü dini (artı biraz daha polis devriyesini) kâfi bulacak olan, daha muhafazakâr gençliğimizi dışarıda bırakır. Politikanın başlıca öğesini hala o Kennedy üslubu olarak gören daha liberal gençliğimizi kapsamaz. Üyeleri tıpkı önceden babalarının yapmış olduğu gibi işçi devriminin küllerini karıştırmaya devam eden, atılım yapmak için bir kıvılcım bekleyen Marksist gençlik gruplarını dışarıda bırakır. Daha da önemlisi, militan siyahi gençleri büyük ölçüde dışarıda bırakır; çünkü siyasi projelerinin kapsamı etnik meselelerle öylesine daraltılmıştır ki, aciliyetine rağmen, şu an için kültürel açıdan on dokuzuncu yüzyılın ulusalcı mit yapıcılığı kadar eski moda bir hal almıştır. Her halükârda, siyahi gençliğin durumu kendi başına bir kitap konusu olacak kadar özel bir muamele ger-ektirmektedir.
Gençliğe dair bir tartışmada bu tür istisnaları gerekçelendirmeyi sağlayacak bir şey varsa, o da karşı kültür gençliğinin hem sayıca hem de eleştiri gücü bakımından ayrıca ele alınmayı hak edecek kadar önemli oluşu olmalıdır. Fakat benim şahsi bakış açımdan, karşı kültür, dikkate alınmayı ancak “hak etmenin” çok ötesinde, son derece yoğun bir şekilde gerektirmektedir; çünkü bu yolunu kaybetmiş uygarlığımızı bir insan canlısının yuva olarak görebileceği bir şeye dönüştürebilecek olan kökten hoşnutsuzluğun ve yenilenmenin, bu muhalif gençlerin ve sonraki birkaç nesildeki varislerinin arasından başka nerede bulunabileceğini bilemez durumdayım. Onlar, alternatif ama yine de ziyadesiyle narin bir geleceği şekillendiren kalıptır. Kabul edelim ki bu alternatif cafcaflı, alacalı bir kılığa bürünmüş hâlde gelir; kostümünü pek çok ve yabancıl kaynaktan ödünç almıştır -derinlik psikiyatrisinden, sol görüş ideolojisinin yumuşatılmış kalıntılarından, doğu dinlerinden, Romantik Weltschmerz’den, anarşist sosyal kuramdan, Dada’dan ve Amerikan Kızılderili ilminden ve zannediyorum ki, ebedî bilgelikten. Yine de bana, kendimizi tarih boyunca insanlığın yaşamını ilginç bir macera kılmış olan her şeye tamamen yabancılaştırılmış bir varoluşa ustalıkla uyumlanmış hâlde bulacağımız bir teknokratik totaliterliğin kesin olarak sağlamlaştırılmasına karşı, tutunmamız gereken her şey oymuş gibi görünüyor.
Şayet karşı kültürün direnişi amacına ulaşamazsa, sanıyorum ki elimizde Huxley ve Orwell gibi karşı üto-pyacıların öngörmüş oldukları şeylerden başka hiçbir şey kalmayacak -kaldı ki bu kasvetli baskı yönetimlerinin, önderlerinin öngörmüş olduklarından çok daha istikrarlı ve etkili olacaklarından hiç şüphem yok. Zira örümcek ağı ka-dar zor fark edilebilecek ince içsel manipülasyon teknikleriyle donatılmış olacaklar. Hepsinden önemlisi, ortaya çıkmakta olan teknokratik cennetimizin Akıl, Gerçeklik, İlerleme ve Bilgi’nin bütün anlamını kendi amaçlarına uygun hâle getirerek hayal gücünü denşirme kapasitesi, insanların rahatsızlık verici derecede değerlendirilemeden kalan potansiyellerine bir ad koymalarını imkânsız kılacaktır. Ve böylesi bir delilik için, bonkörce insancıl terapiler sağlanacaktır.
Bu kitapta ele alınan konuları zırva kadar anlamsız bulacak pek çok okur olabilir. Teknokrasinin kendini kuşattığı enikonu akla yatkın, enikonu iyi niyetli ama yine de indirgeyici insancıllığı ölü ve itibarsız bir dil kullanmadan sorgulamak kolay iş değildir. Özellikle de insan -benim yaptığım gibi (eski ve yeni solun doktrinci eskatolojisinin müsaadesiyle)- teknokrasinin endüstriyel hünerini, toplum mühendisliğini, katıksız bolluğunu ve ustaca geliştirilmiş oyalama taktiklerini, mevcut durumda hayatlarımızı sarsan ve düzensizlikten, mahrumiyetten ve adaletsizlikten doğan bütün gerilimi çoğu insanın tamamen kabul edilebilir bulacağı yollarla azaltmak için kullanmaya gayet muktedir olduğunu itiraf ediyorsa. (Dikkat ediniz ki sorunları çözeceğini söylemiyorum; daha ziyade, uyumlandırıcı psikoterapi gibi, nörotik acıyı kurnazca yatıştıracaktır.) Teknokrasi elindeki engin maddi nüfuzu kullanan bir iktidar yapısından ibaret değildir; muazzam bir kültürel buyruğun, avam tarafından derinden onaylanıp desteklenen sahici bir öğreti ve değer çerçevesinin dışa vurumudur. Dolayısıyla da fevkalade miktarlarda huzursuzluk ve çalkantıyı, genellikle de gülünç ayrıksılıklar ya da yersiz sapmalar olarak görülür hâle gelmeden çok önce emebilen geniş kapasiteli bir süngerdir. Hâliyle şu soru belirir: “Eğer teknokrasi tarihteki hareketiyle gerçekten de Hakikat Arayışı, Doğanın Fethi, Bolluk Toplumu, Yaratıcı Dinlence, Uyumlu Yaşam gibi evrensel kabul gören pek çok değeri beslemenin peşindeyse, arkamıza yaslanıp yolculuğun tadını çıkarmamak neden?”
Sanırım yanıt, böylesine kendinden emin bir ivmeyle takip ettiğimiz bu yolun sonunda Samuel Beckett’in o solgun ağacın altında sonsuza kadar yaşamlarının başlamasını bekleyen iki gamlı avaresinden başka hiçbir şey göremiyor olmam. Tek fark şu ki, ağacın gerçek bir ağaç dahi olmayacağını düşünüyorum -yalnızca plastik bir taklit. Doğrusu, avarelerin bile otomat olduğu ortaya çıkabilir … ama elbette yüzlerinde harika, programlanmış sırıtışlar olacaktır.